28 Kasım 2016 Pazartesi

MARKANIN 1 GÜNÜ


Cengiz Aytmatov'un "Gün Olur Asra Bedel" dediği gibi; bu yazıda da "gün" kavramımız kimi zaman 24 saat, kimi zaman 1 ay, kimi zaman 1 yıl bazen de bir ömür demektir. Yazının devamını bu nazarla değerlendirirsek, daha kapsayıcı ve istifadeye medar bir tablo çıkacaktır karşımıza. 

Yazının ilham ve alıntı kaynağı; Paul Temporal'in "İleri Düzey Marka Yönetimi / Değişen Dünyada Markaları Yönetmek" isimli eseridir. Şimdi hep birlikte markanın 1 gününü (metaforik anlamda ömrünü) birlikte inceleyelim;

Başlarken

Ben oldukça ünlü bir markayım -yani en azından ben öyle düşünüyorum-. Dünyanın birçok kısmında satıştayım ve pazar payım oldukça büyük, kârlıyım aynı zamanda. Uzun zamandır bu piyasadayım ve markaların ölümsüz olduğu konusundaki söylentinin gerçek olduğunu umuyorum.

Benim bir marka yöneticim var ve kendisi bu firmada oldukça yüksek bir konumda çalışıyor. Benim hakkımda periyodik olarak diğer birimlere raporlama yapıyor. İnsanlar güçlü markaların kolay yönetildiğini sanıyor ama bu doğru değil. İşte benim 1 günüm:

08.00 : Ajans haberleri. Uluslararası reklam ajansı harekete geçti ve önümüzdeki ay rekabet ortamına tekrar giriş yapacağız. Ajanstakiler aslında fena bir iş çıkarmadılar ama beni tam olarak anladıklarını da sanmıyorum. Umarım yöneticilerim bu yeni ajansa genel bir bilgilendirme yapar, çünkü hatırladığım kadarıyla bundan önceki iş pek de parlak değildi. 

09.00 : Evvelki gün Fransa'daki fabrikada bir kalite sorunu yaşandı ve olay, ânında basına yansıdı. Beni insanları zehirlemekle suçladılar. Şu anda ne tür bir açıklama yapacağımızı tartışıyorlar. Telefon ve mail trafiği tüm hızıyla devam ediyor ve halka halen bir cevap vermedik. Kurumsal İletişim bölümü bir an önce kendine gelmezse işler daha da kötüye gidecek. Hiç mi kriz yönetimi duymamış bunlar? Ya benim imajım ne olacak? İnsanlar bana güveniyor, benim en üst kalite olduğuma inanıyorlar. Başım ağrımaya başladı.

10.00 : Nihayet haberler iyi. USD bazında değerlemem yapıldı ve dünyadaki en iyi 20 marka arasına girdim. Üst düzey yöneticilere, benim stratejik bir servet olduğumu hep söylemiştim ama inanmamışlardı.

11.00 : Asya'dan, oradaki yerel kültüre uyabilmem için kişiliğimin değiştirilmesi talebi geldi. Marka yöneticim, "hayır" yanıtını verdi. Doğru cevap. Detayları raporlayacak.



12.30 : Öğle yemeği ve hazımsızlık. Oldukça alakasız bir kitleye hitap eden bir içki markasıyla ortaklık teklifi edildi. Hayır, ben almayayım. Satışlarımın tavan yapacağı vaat edilse de, benim değerlerim bu duruma uygun değil. İmaj her şeydir.

14.00 : Marka yöneticim pazarlama şefi tarafından çağrıldı ve benim ne durumda olduğum soruldu. Yöneticim ise bu denli güzel bir soruya son derece sıradan bir yanıt verdi. "Bu konu hakkında biraz düşünmeliyim." Bu cevabı çok düşündü mü merak ettim.

14.30 : Gerildim. Beni nereye kadar esnetecekleri konusunu, marka yöneticimin deyimiyle "genişletecekleri" konusunu tartışıyorlar. Çok rahatsız oldum. Sanki hastaymışım da birçok sözde uzman doktor bir araya gelmiş hakkımda konuşuyorlarmış gibi.

16.00 : Londra'dan mesaj var. Eski moda göründüğüm ve yenilenmem gerektiği bildirildi. Evrilmeye varım ama devrilmeye yokum. Marka yöneticim bu konuyla ilgileneceğini söyledi.

16.30 : Sıkıntı bastı. Ekonomik kriz sebebiyle pazarlar düştü. Üst düzey yöneticiler benim ve diğer markaların tanıtım bütçelerini kısma kararı aldı. Pazarlama müdürü cesurca bir karar aldı ve marka yöneticimin, "marka harcamalarının olduğu gibi devam etmesi ve kısıntılarının başka yerlerden yapılması" fikrine destek verdi.

18.00 : Günü tam bitiriyordum ki, sunduğumuz "müşteri ilişkileri yönetimi programı" önerisinin kabul edildiği haberini aldım. Harika! Artık bütün müşterileri teker teker tanıma şansım olacak. Değerli olanlara ve bana sadık kalanlara sahip çıkabileceğim. Umarım ekibim teknolojiyle vakit kaybetmez ve tüketicilerin bu iyi ilişkilerden daha fazla nasıl yararlanabileceği konusuna odaklanırlar.

18.30 : Haydi çıkıp kendimizi gösterelim. Bu gece, sponsoru olduğum bir etkinliğe gidiyorum. Görüntüler YouTube'da yer alacak. Yarın görüşürüz.


Evet markaların bir günü (metaforik anlamda ömrü) böyle geçiyor özetle. Kabiliyet ve ufuklarınızı kısıtlamamak adına "metin sonu çıkarım" larda bulunmayacağım. Maksat; "markalar da yaşayan varlıklardır" tesbitini bir parça olsun akla yaklaştırmak.

Dinleti: STING - Shape of my heart

21 Kasım 2016 Pazartesi

SONBAHARIN KOKUSU OLUR MU?


Olur... Hem de en güzünden, en gizinden, en gizlisinden...

Yüklüdür sonbahar... Gebedir. geceye, ikindiye, toprağa gebedir. Geçirdiği koskoca bir yazın neşesine, ilkbaharın tazeliğine, kocaman bir kışın buz gibi örtüsüne gebedir.

Dertlidir sonbahar... Zira vaktin son demidir. Kapanan kapının, biten baharın, vakt-i sekeratın habercisidir. Mumun dibi, sigaranın izmariti ve kahvenin telvesidir.

Nazlı bir gelin gibidir sonbahar... Mehrini vermeyene yüzünü açmaz. Kıymetini bilmeyene nikabını kaldırmaz. Tevazu toprağında nötr renklere bürünmüştür. Okumasını bilmeyene açmaz dimağını. Sandukçanın içindeki bir hazine, evveli yaz ahiri kış olan bir bestedir. Hazandır diğer adı. Hüzündür soyadı. Garipler ülkesinde başı öne eğik bir neferdir. Vazifeyi alınca "künfeyekün" e râm olup geçer görev başına, paydos emri geldiğinde yine mütavazı bir biçimde terk-i diyar eder.



Hüzün bestelerinin, firak güftelerinin başkentidir... Toprağın aslı, yaprağın nesli hep bu potada gizlidir. Şairler dîvanının serlevhâsıdır. En güzel kasîdenin beyt-ül kasîdi, en baba hikayenin öz ve özetidir.

Yağmur en nazik ve nazenîn, güzde bırakır damlalarını yere... Ürkektir damlalar. Hassastır. Zira hepsi gizli bir niyazdadır... "Her güzün baharı, her gecenin neharı vardır." derler zira.

Ve tabiat... Okuyabilene, bakabilene ve görebilene sonbaharda açar tüm mahrem kapılarını. Toprak, sadece güz yağmurunda kokusunu salar kainata. Kuru yapraklar sonbaharda sadece çatırdamaz, üzerine basıldığında. Uhrevi kokusunu da yayar aleme. Ötelerden haber verir. Kimine cennet, kimine cehennem kokusu yayar perdesizce.

Kestaneler çevrilir sobanın üzerinde. Mandalin kabukları koyulur o ateşin üstüne. Kokusu sarsın diye tüm mekanı, iki odun daha atılır sobanın içine. Kül kokusu vardır sokaklarda, is kokusu... Hava hep pusludur. Güzün gökyüzü bile kokar.



Sonbahar, gece, ikindi, toprak... Leylî insanların hammaddesidir. Sevmez bu adamlar bu mevsimde cıvıl cıvıl kokuları. Üstte paçuliyi çekerler içine. Ortada sandal... Ve dipte, kalbin en derininde, kokuların şahı asâletin padişahı ûd kokusu tüm hücrelerine işler. Toprak kokusudur onları vâr eden.. Kurumuş yaprakların, yere yaprak yaprak dökülen ağaç kabuklarının odunsu tonlarıdır onları en iyi ifade eden... Bu yüzden ağır, oturaklı, seçkin ve kendinden geçkin insanların kokusudur sonbahar. Mütevazı ve fakat heybetli, başı önde ve fakat vakurdur.

Sonbaharın kokusu olur mu?..

Olur... Hem de en güzünden, en gizinden, en gizlisinden...

Dinleti: Lena CHAMAMYAN - Lawnan - Bahr Ouyunak

14 Kasım 2016 Pazartesi

KOKUNUN DÜNÜ BUGÜNÜ



İnsanlık kadar, inanç kadar hatta varoluş kadar eski aslında kokunun tarihçesi. Yaygın kanaate göre M.Ö. 5000’li yıllara dayandırılır kokunun temelleri. Özellikle Mısır, Çin ve Arabistan’da dini törenler esnasında kokulu maddelerin yakıldığı rivayet edilir. Yanan maddelerden çıkan dumanın, kutsal varlıklara mesaj taşıdıklarına inanırlardı. Hatta Mısır’da belli bazı kokuların altından bile daha değerli olduğu kabul edilirdi. Bu kokular çok özel cam şişelerde (yağdanlık da deniyor) muhafaza edilip, nesilden nesile aktarılmış.

Girizgâhın klasik ve her yerde ulaşılabilir olduğunun farkındayım. Fakat “önce bilgi sonra yorum” kaidesine uyup, şimdi konuyu detaylandıracağız. Aslına bakarsanız kokunun temelinde 2 arslan yatıyor: Mısır ve Fransa. Mısır’lı arkadaşlar öteden beri inançlı ve mistik insanlarmış. Öldü, kazdık, gömdük, geldik. Yok böyle bir anlayış. Öncelikle bırakın mevtaya yapılan uygulamaları, insanlar normal hayatlarında yaşadıkları evlerde bile sürekli kokuyla iç içelermiş. Çalı çırpı toplayıp alttan verip ateşi, etrafında dönmemişler elbet. İşi adabına göre yapmışlar. Aromatik bitkiler, reçineler ve çeşitli toz karışımlarla bir anlamda kendilerine tütsü çeşitleri hazırlamışlar. Hem diriye hem ölüye uygulamışlar kokuyu. Ve Mısır, çok uzun yıllar koku kültürünü nesilden nesile aktarmış.

Tarihte küçük bir gezinti yaptığınız esnada, Macar kraliçesi Elizabeth hanımefendinin ismini görebilirsiniz.(yaklaşık tarih 1370) Kendisi güzelliğiyle dillere destan olmuş bir kraliçedir. Rivayet edilir ki, 25 yaşındaki Polonya Kralı kendisine evlenme teklif ettiğinde Kraliçe Elizabeth 72 yaşındaymış. Bu güzellik ve tazeliği muhafaza eden şey ise “Macar Suyu” diye bilinen ve ilk “alkol temelli parfüm” namına sahip bir kokudur. Biberiye yağı ile alkol karışımından elde edilmiş, lavanta yağı ile zenginleştirilmiş bir karışım Macar suyu. Günümüzde halen imalatı devam etmektedir.


Ve Fransızlar… Kokunun manasını alt üst eden insanlar. Tabii size ilk bakışta çok sert geldi tabirim, farkındayım. Ama işin hakikati gerçekten de bu. Yaklaşık 18. asra kadar “kötü koku örtme solüsyonu” olarak alınan ve “kötü koku bastırıcı” olarak kullandıkları parfümleri, birkaç asır sonra “manasını değiştirerek” insanlığın hizmetine sunmuşlardır. Öyle bir alt üst ediş söz konusudur ki, bataklıktan, kokuların başkentine bir serüvendir yaşadıkları değişim. Hele bir Grasse vardır. Fransa’nın güneyinde 40.000 nüfuslu küçücük bir şehir. Ama parfüm endüstrisinin başkenti, merkezi konumundadır. Bugün bile dünya parfüm imalatının yaklaşık %60’ı burada gerçekleşiyor. Herhalde “alt üst” edişten kastım daha net anlaşılmıştır.

Peki ya bugün… Kokulu dumanı parfüme dönüştüren serüven bugün hangi noktadadır? Olayın ekonomik boyutuna girmeyeceğim. Zira dibini görmediğim derinlikte boğulma ihtimalim yüksek. Ama bu denizin çok derin olduğu muhakkak. Biz madalyonun diğer yüzüne bakacağız. Parayla ifade edilemeyen yüzüne. Bugün parfüm (koku), diyebiliriz ki her şeydir. Kıyafet, kumaşının kokusuyla kendini belli eder, bir mobilya, ağacının kokusuyla… “0” araç, içindeki deri döşemenin ve kauçuk paspasların karışık kokusuyla cezbeder. Çayın ilk kalitesi ne renginden ne tadından anlaşılır, illa ki kokusu çağıracak.



Ve kokunun insan boyutu… Bugün koku insanlığın da her şeyidir. Daha el sıkışmadan, muhataptan alınan ilk elektriktir koku. İnsanın ruh halini, hedeflerini, karakterini, memleketini anlatır. Hele parfüm kullanımında rastgele değil de, hakkını vererek, kullandığı kokunun anlamını üstüne giyerek (belki de bu yüzden İngilizce‘de parfüm kullanımı ifade edilirken ‘wear’ sözcüğü de kullanılır, yani giy(in)mek; taşıyan bir insan için koku bir soyisimdir, bir kartvizittir, bir duruştur...


Ve koku, dün olduğu gibi bugün de sihirli bir hazinenin tılsımlı bir anahtarıdır.

7 Kasım 2016 Pazartesi

KOKUYU "AN"LAMAK



Anne kokusu, bebek kokusu, bahar kokusu, memleket kokusu… Aslına bakarsanız, her âna ve her anıya eşlik eden bir koku tanımlaması bulunur. Hatta öyle tanımlamalar yaparız ki bazı kavramlara dair, koku bu anlamın olmazsa olmazı, mütemmim bir cüz’üdür. (tamamlayıcısıdır.) 

Evet, memleketin yolu başka, suyu başka, sebzesi meyvesi başka ama kokusu bambaşka.

Evet, annemin sesi başka, sevgisi başka, yemekleri başka ama kokusu bambaşka.
Ve senin,adın başka, sanın başka, tenin başka ama kokun bambaşka.

An olur, ufacık bir koku zerresi seni çok uzaklara götürür. İçeride oynarken sen, mutfakta düdüklü tencereden gelen mısır haşlaması kokusu. Sobanın üstünde kestane ve hafif yanık kokusu. Ve mis gibi çay kokusu. Ailecek geçen neşeli bir kış akşamı. Belki de akşamın ilerleyen vakitlerinde hep birlikte oynanan “isim-şehir” oyunu. Odanın içinde hafif bir kömür kokusu... Nasıl mı gittin bu uzaklara, eskimeyen hatıralara? İstanbul’da, Beyazıt Meydanı’nda İstanbul Üniversitesi giriş kapısına çıkan merdivenlere tırmanmadan önce yanından geçtiğin bir seyyar mısır satıcısı ve kestaneci vesile oldu bu düş(ünce)lere. Bir küçük köz kokusu seni 10-15 sene önceye götürdü. Belki de daha ötesine… 

Koku ânda saklıdır ve ân kokuda… “Hatırlıyorum” yükleminin gizli öznelerindendir koku. Geçmişi bir anda gözünün önüne getiriverir. Başta dedik ya; anne kokusu, bebek kokusu, bahar kokusu ve memleket kokusu… Kokunun hissedildiği an, vakıanın hayalinin beyninizde canlandığı ve oraya gittiğiniz onlarca hadise yaşamışsınızdır. Belki de bir koku, daha olay gözünüzde canlanmadan, küçük bir damlaya dönüşür göz bebeğinizde. Bu koku sizi o diyara, o yâra götürür. Yakup arayışının, Yusuf buluşu da bu sırdadır.

Koku, âna değer katar. Onu hayali bir fanus içine alarak hatırlanası bir zamâna çevirir. Fanus kalktığında bilin ki, o zamana gitmiş ve o ânı yaşıyorsunuzdur. Gözünüzü kapayıp kokuyu tâ içinize çekiyorsanız, o koku o ân için vazifesini yapmış demektir.



Peki ya koku sadece mazi ile mi alakadardır? Hâl ve istikbâlin kokudan hiç mi hissesi yok? İşte tam da bu noktada şu nüansı fark etmek lazım. Geçmiş ile alakalı kokulu hatıralarda, vakıa kokuya anlam yükler. Belki de kokuya değer katan olayın ta kendisidir. Ama şimdiden sonrasında, tam tersi olur ve ânlar kokuyla anlam kazanır. O sevinç, hüzün, özlem, kavuşma vb. anlarımızı bir kokuyla fanus içine alabilirsek onları muhafaza etmemiz daha kolay hale gelir. Mesela dostunuza vereceğiniz bir hediyeyi seçkin bir kokuyla süslerseniz, dostunuz o kokuyu her duyduğunda “siz”i hatrına getirecektir. Ya da bir Ege turuna çıktıysanız; yol kenarındaki tablacıların (tezgahta meyve sebze satan köylüler) halini veya zeytin bahçelerini fotoğraflamak istediğinizde, deklanşöre basarken mutlaka oranın kokusunu içinize çekin. Neyin kokusu mu? Hemen yolun karşı tarafındaki mandalin-portakal bahçelerinden gelen turunçgiller kokusunu. Böylelikle bir Ege Masalı nı tam anlamıyla yaşamış olursunuz. 


Elhasıl, hayatınızdaki anları ölümsüzleştirmek istiyorsanız; kaleme alma, fotoğraf çekme gibi aksiyonların yanında bir de koklamayı ve ânı o kokuyla fanus içine hapsetmeyi deneyin. Çünkü yanınızda her zaman kağıt-kalem ya da fotoğraf makinesi olmayabilir. Ama koku duyunuz hep sizinle…

1 Kasım 2016 Salı

KOKU-RUH İLİŞKİSİ


RUH    : - “HOŞGELDİNİZ”

KOKU  : - “HOŞBULDUK”

“Denedim, tenime uydu, hoşuma gitti aldım.” derler parfüm nihai tüketicilerinin birçoğu. Oysa vakıa böyle değildir.

İnsanız; hayatımızdaki her an, hem bizim haricimizde kaydediliyor hem de kendi alemimizde. Ve yaşadığımız her hadise, girift biçimde birbiriyle alakadar. Öyle ki, çok uzaklarda cereyan eden olumlu/olumsuz birçok olay, ruhumuzun yanıbaşında bizi çok yakından etkileyebiliyor.

“Kokudan başlayıp, ruhla neticelenen bir girizgâh. Birbirinden ne kadar uzak” mırıldanmalarını duyar gibi oluyorum. Düz mantıkla yaklaşıldığında doğru, aslında çok da benzer konular değil. Ama biraz analitik ve derin düşünüldüğünde etle kemik kadar yakın olduğunu göreceksiniz. Nasıl mı?...

Arama motorlarından herhangi birine “koku, kokunun tarihçesi vs.” tarzında bir şeyler yazdığınızda önünüze binlerce belki milyonlarca veri yığını geliyor. Birbiriyle hemen hemen aynı, ansiklopedik bilgi kümesi… Oturup başında birkaç saat geçirdiğinizde, size çok rahatlıkla mükemmele yakın bir sunum yaptırabilecek muazzam bilgiler.. Kokudan hiç anlamayan ya da (b)ilgisi olmayan muhatabınızı ya da bu araştırmayı yapan “sizi” , küçük bir parfümör (koku eksperi de diyorlar) yapabilecek kadar dolu dolu (!) bilgiler.. Evet zahir, dış görünüm, elbise, suret tamam.. Peki ya batın, iç görünüm, ruh, siret? 

Yukarıda rutinin dışına çıkan kelimeler ve kavramlarla karşılaştığınızı düşünüyorsanız, yazımız buraya kadar görevini ifa etmiş demektir. Çünkü bu yazıda niyetimiz; marka, kutu, şişe; valf, kapak, parfümün rengi vs. değil, işin özü, hammaddesi, algısı, his ve ruhu olacaktır.


Koku, ruhun hammaddelerinden birisidir. Belki biraz mistik olacak ama, bu hammadde işlenip mamül haline geldiğinde, kişi “işte tam da bu benim kokum” deyip, o kokuyu satın alır. Zira o koku, tenine, saç rengine, burcuna, kimliğine kısacası ruhuna tam anlamıyla oturan bir “hammaddedir.” Yine rutin kulvarın biraz dışına çıkalım; koku aslında baharatlı, şekerimsi, odunsu ya da oryantal değildir. Koku “sen” dir. Sen neysen koku odur. (Emniyet şeridini ihlal etmeyelim de parfümcü amcalar ceza yazmasın, çünkü bu tanım onların kitabında geçmiyor). Herhalde koku-ruh ilişkisi biraz olsun kafamızda şekillenmiştir. Kokladığında, soyutlanıyorsan bu dünyadan, bir kez daha içine çekme arzusu hissedip, iliklerin hissediyorsa o kokuyu aman dikkat! Muhtemelen ruhunun kokusunu bulmak üzeresin. 21 gramlık (ölçmüşler!) ruhunun hafifliğine indirgiyorsa koku seni, bil ki çok daha yakınsın kokuna. O yüzden (yine kulvar dışına çıkalım) kokuyu denerken, mümkünse bir arkadaşla birlikte dene. Gözlerini kapat. Parfümün / esansın, markasını unut, rengini görme, şişesine bakma eline alma, sadece arkadaşın kokuyu tuşlasın ve senin burnuna yaklaştırsın. Ve kokuyu iliklerine kadar çek, eğer ulaşmıyorsa ilik uçlarına, unut gitsin. Götürmüyorsa seni diyar-ı asline, boşver. Hele inmediysen 21 grama, kesin yanlış kokudasın. Bu kadar girift işte, koku-ruh ilişkisi. Şişeyi alıp, pıspıslamak değilmiş parfüm kullanmak.

İlk yazı uzun oldu ama, binanın en maliyetli ve en zaman alıcı kısmı temeliymiş. Kat çıkma, hem daha az maliyetli hem de daha kısa sürermiş. Buna bir temel, bundan sonraki paylaşımlar için bir girizgah olarak bakın ve sürç-ü lisanlarım varsa affedin.
“Koku dünyası”ndaki paylaşımlarımızda çoğunlukla rutinin dışına çıkıp, kimi zaman şerit ihlali kimi zaman makas kimi zaman da otobanda 40 km/h hızla gideceğiz. Ama bazen de işi kitabına uydurup “biz babadan böyle gördük” diyeceğiz. “Ecdad yapmış” semalarında tayeran edeceğiz.


Öngörü; paylaşımlarımızda “koku” kavramını; edebiyat, sanatın her dalı, tarih ve hayatın her anıyla birleştirmeye niyetliyiz.

Olmazsa olmaz; her yazının sonunda, yazıya eşlik eden dinletiyi sizinle paylaşacağız.
Elhasıl; kokuların görünmeyen dünyasına hoş geldiniz. Seyahate hazır mısınız?